30 Mart 2013 Cumartesi

Çocukla Başetmenin Yolları


Çocukla Başetmenin Yolları

Çocukla baş etme yollarını bilen var mı? Bir çocuk nasıl susturulur, “Otur” deyince nasıl oturtulur, misafirlikte nasıl misafir gibi davrandırılır, nasıl istenilen her şey yaptırılır? Bu başlığı attığıma bakmayın, ben bu yolları bilmiyorum. Bunu yapmaya çalışan anne babaların ve çevrenin uyguladıkları yöntemleri de vicdanım kabul etmiyor.
Peki, sizce çocuk bir dert midir, baş edilsin?
Çocuğuyla baş etmeye çalışıp, amacına ulaşan bir tek anne baba göremezsiniz. Ama “Şunun kızı çok uslu, hiç kıpırtamaz; onun oğlu çok sessiz, hiç gıkı çıkmaz” cümlelerini duyar gibi oluyorum. İşte mesele çocuğa bakış açımızda saklı. Susan, sessizce oturan, konuşmayan, kıpırdamayan, sorgulamayan bir çocuksa umduğumuz, her şeyden önce kendi anne babalığımızı sorgulamamız gerek.
Eşimin bizzat yaşayıp anlattığı şu olay oldukça üzücü ve manidar: Bir gün araba pazarında gezerken, ağlayan bir çocuk görmüş ve bir süreliğine olaya kulak misafiri olmuş. 5-6 yaşlarındaki çocuk, hüngür hüngür ağlıyor. Polis amcalar gelmiş, yardım edecekler. “Gel, seni babana götürelim.” diyorlar, çocuk direniyor ve daha çok ağlıyor. “Arabayla yavaş yavaş gezelim, sen babanı görünce gösterirsin.” diye uzun süre dil döküyorlar. Çocuk “Yok ben, karakola gitmem.” diye feryat ediyor. Ağlaması babasını kaybetmekten ziyade, karakola götürülme korkusundan. Sırf yaramazlık yaptı diye “Bak seni polislere veririm, karakola bırakırım.” korkutma cümleleriyle kim bilir kaç kez adam edilmeye çalışıldı, kim bilir kaç kez onuruyla oynandı… Sonuç iç güvensizliği ile kimselere güvenemeyen, korkmuş, sinmiş, ezik bir çocuk.
“Ceza ile, korkutma ile çocuk adam olmaz. Ceza çocuğun duygu dünyasına zarar verir ve bir süre sonra da duyarsızlaşmasına neden olur.” diyor Anadolu Pedagojisi. Anlık ve geçici rahatlıklar uğruna, kaç çocuğun onuru harap edildi kim bilir? Her ortamda pek çok olayla karşılaşıyoruz her birimiz.
Varsayın ki bir hastanedesiniz. Dişiniz ağrıyor, kalabalık, bir saat oldu geleli ve hâlâ sıranızın gelmesini bekliyorsunuz. Karşınızda oturan hanımın çocuğu bir o yana, bir bu yana koşturuyor. Zaten yorulmuşsunuz, hastane kokusu, gürültü, kalabalık, bir de ağrılarınız… Bunca sıkıntı yetmiyormuş gibi “Bir de bu bacaksızı mı çekeceğim?” diye mi geçirirsiniz içinizden? Çocuk sürekli konuşuyor, zıplıyor. Ne yaparsınız? Sanki çocuğun başka bir seçeneği varmış gibi, çocuğa ters ters bakıp, annesine dönüp, “Ne ilgisiz kadın, şuna bak çocuğunu nasıl yetiştirmiş.” dercesine kadını gözlerinizle yerin dibine mi geçirirsiniz?
Bir de bu kalabalıkta sıkılıp, hoplayıp zıplayan çocuğun annesi olduğunuzu varsayın, o zaman ne yapardınız? Rahatsızlığınız var, mecburen geldiniz hastaneye, çocuğunuz da yanınızda bir türlü susmuyor, oturmuyor, herkesin gözü üstünüzde. Utanıp, sıkılıp, çocuğunuza sessiz tehditlere mi başlarsınız: “Sus bak bir daha dışarı çıkarmam.” Üzerinize çevrilen gözler artıp, mesele çözülmediğinde sesli tehditlere başlar, sonrasına bağırmalarınızı ekleyerek çocuğa karşı mücadeleye devam mı edersiniz?
İşte karşı tarafın beklediği an… Tabiri caizse; sahibinin taşladığı köpeği, herkes taşlar. Sizin of, puflarınızı gören el alem başlar çocuğa karşı tehdit, yalan, aldatma içeren konuşmalara. Ne polisin kötülüğü kalır, ne doktorun iğnesi… Amaç tek; çocuk yeter ki sussun. Herkes bir çocuğu alt etmek için seferber olur. Oysa gayeleri, çocuğu susturduklarında daha rahat konuşmaktır. Yapacakları onun bunun dedikodusundan daha mı zararlıdır çocuğun şen sesi? “Hiç kafam götürmüyor.” diyen teyzeler, amcalar nedense bir tek çocukların sesine karşı bu kadar hassaslar.
Bizim bile sıkıldığımız yerlerde çocukların bunalması doğal değil midir? Böyle ortamlar genellikle bol asabiyet, dedikodu gibi olumsuzlukların olduğu ortamlardır ve çocuklar negatif enerjiden çok çabuk etkilenirler.
Bazen sıkıntıdan, bazen de neşelerinden onlar hoplayıp, zıplayıp, koşacaklar. Bir çocuğa “Koşma!” demek, bir kuşa “Uçma!” demek gibidir. Çocuğu bir şekilde küstürüp, köşeye sinmesini sağlarsınız, ama kolunu kanadını kırmış olursunuz. Onurunu incitmiş, ruhunu yaralamış olursunuz. Çocuğun onuru kimin umurunda, değil mi? Günü kurtardık, sorun çözüldü, çocukla baş edildi(!)… Gerisi kimin umurunda…
Gücümüz bir tek çocuklara yetiyor çünkü. Bütün sıkıntılar birikir, komşuya kızarsın, eşine sinirlenirsin, ağrıların artar, ev işleri yorar, müdürden fırça yersin… Hepsinin son damlası çocuğun bir hareketi olur ve bütün hıncını ondan çıkarırsın. Nasıl olsa o bir çocuk, unutur, bir şeyden anlamaz, karşılık vermez. Biz büyüğüz ya(!), istese de veremez.
Ne kadar vicdansız oluyoruz bazen, fazlasıyla kibirli ve enaniyetli… Çocuklara yüklediğimiz negatifliklerle çocukların durdurulamaz ve bizi anlamaz olmaları çok doğal değil midir?
Çocuğumla yoldan geçerken elimden tutmasını istiyorum, araba geliyor. Kızım ise bu sefer elimi tutmak istemiyor. Bizim telaşımızı gören bir anne gözlerini açıp, kızıma bağırıyor, “Şiiişt doğru yürü bakayım.” Sonra çocuğum ağlamaya başlıyor. Bu hanım belli ki bana yardımcı olmak istedi ama yardım bunun neresinde? Ben de kalkıp deseydim, “Bak teyze çok kızdı, dövecek”… Çocuğumun bana güveni kalır mı? Sadece kendi iradesini kullanmak istiyordu ve fark edemediği tehlikeyi anlaması için bir kenara çekilip ona durumu anlatmam yeterli. Çocukları korkutarak adam edemezsiniz. Korkutmak, kandırmak onları ezer, sindirir. Bugünün ezilip küstürülen çocukları yarının mutsuz ve problemli insanları olmaya aday maalesef.
“Peki, çocukla nasıl baş edeceğiz?” diyenleri cevapsız bırakmayalım; çocukla baş edilmez, çocukla işbirliği edilir. Siz ona hanımefendi, beyefendi gibi davranırsanız ve yalanlardan, dolanlardan uzak tutar, masumiyetine saygı gösterirseniz, bakın nasıl da değişiyor herşey. Nasıl güzel anlıyorlar her bir cümlenizi, kendilerini nasıl doğru ifade ediyorlar… Ama önce onların çocuk olduklarını ve doğal olarak hangi ortamda olurlarsa olsunlar çocukluklarının gerektirdiklerini yapacaklarını kabul etmek gerek. Sıkıldıkları zamanlarda neden sıkılıyorlar, yorulduklarında ya da huzursuzlandıklarında neye ihtiyaçları olduğunu doğru anlamak gerek. Bu da çocuklara değer vermekle başlıyor. Kendi rahatımızdan daha çok onların ruhsal ihtiyaçlarını ön plana alabilmeli. Elalem baskısına rağmen, onlara nazik olabilmeli. Bütün olumsuzluklara rağmen, çocuğunuzla iletişiminizi ve kibarlığınızı gören çevre efradının çocuğa bakışı değişiyor.
Hastane konusuna geri gelirsek, böyle bir ortamda çocuğum sıkılmış ve hoplayıp zıplıyor ve herkesin sinirli bakışları üzerimde. Ben ne yapardım? Tehdit, kandırma, korkutma olmadan da onu rahatlatabileceğimin garantisini verebilirim, yeter ki anne çocuğunu tanısın. Orda çocuğuma bir oyun geliştirir ben de onunla oynardım. “Hadi beni yakala.” deyip, ben de koşardım. Ya da çantamdan bir kağıt çıkartıp, “Hadi seninle resim yapalım.” derdim. Ya da “Hadi etraftaki sarı renkleri bulalım.” …
O çocuğu hastanede saatlerce bekletmek onun seçimi değil ya da çok sevdiğimiz arkadaşımıza akşam oturmasına gitmek de onun seçimi değil. Mecburen ya da keyfen yanımızda oradan oraya sürüklediğimiz çocuklarımızın anlaşılmaya ihtiyacı var.
Karşımızdakinin küçük savunmasız bir insan olduğunu her an hatırımızda tutmaya çalışırsak, belki insafa gelir acımasızlaşan yanımız. Kendi rahatımızdan vazgeçebilmeye cesaretimiz yoksa, el alemin lafına kulağımızı tıkayamayacaksak çocukla baş etme telaşımız ömrümüzün sonuna kadar sürer, gider. Hayatı kendimize zindan ettiğimiz yetmezmiş gibi, çocuklarımızın geleceğine ellerimizle mutsuzluk ekmiş oluruz.
Çocukların misafirlikte misafir, hastanede hasta gibi davranmasını beklemek bizim yanlışımız. Çocuklar her yerde çocuk… Saygı görmek ve saygın nesiller yetiştirmek istiyorsak ister anne baba olalım, ister birilerinin el alemi; çocuklara saygı göstermeliyiz, hem de kendimize beklediğimizin çok daha büyüğünden.

Gonca Anıl

Not:Gonca hanıma yazısını yayınlamama izin verdiği için ayrıca teşekkürlerimi iletiyorum.Selamlar..

5 Mart 2013 Salı

Rahat bırakın bizi....


Anneler adına bu satırları yazmak istedim….

Hep annelere neden bu kadar sabırsızlar,neden bu kadar tahammülsüzler derken annelere ne çok haksızlık yaptığımızı farkettim…

Anneleri hiç anlamıyoruz-anlamayada çalışmıyoruz.

Anneler sabrı tükenmiş elektrik yüklü trafolar gibiler.Peki ne olduda bu hale geldiler.

Allah bütün çocuklarına yetecek kadar sabrı ve tahammülü anneye veririmiş.Peki bu annelik yeteneği nereye kayboldu,nerelere gittide geri gelmiyor bir türlü….

Ben gördüğüm sebeplerden sadece bir kaçını size yazayım istedim.

Annenin derdi bebekle başlamıyor ki,taa hamilelikte başlar dertler ve sorular!!!
       -Çocuğun cinsiyeti kız mı erkek mı?
Eğer kızsa
       -Hııı olsun canım kız çocuğu daha hayırlı diye teselli eder gibi söylemler başlar.

Anne bunu önemsemez gibi görünür ama bilinç altı kaydeder ilerde kullanmak üzere.

Doğum olur,eğer bebek şöyle en az 3.5 kilo değilse ayyy ne kadar zayıf söylemleri öncekilerin yerini almıştır bile…

Anne takmaz gibi gözükür ama için için üzülür de.

Sonra bebek sık sık emmek ister,kucaktan inmek istemez,yine başlar bizim çok bilen kesim ayy bu çocuk doymuyor mu,kucağa alıştırmışsın sen bunu,kokuna alıştırmışsın sen,sütün yetmiyor işte mama versene,biz kucağımıza bile almadan büyüttük havaları…

Anne yine önemsemez ama içinde şüpheler kurt gibi kemirmeye başlamıştır bile sütüm yetmiyor mu acaba soruları???(buna ne kadar dayanır bilinmez,yenilip mama vermesi an meselesidir)

Sonra bebek az kilo aldıysa hah biz sana demedik mi vermedin mama çocuğa bakamadın tavırları…

Geçer sonra bugünlerde,gelir çocuk 1 yaşına söylemler değişmiştir artık.
Merak dönemi başlamıştır çocuğun tabii bununla beraber kurcalamalar döküp saçmalarda beraberinde…
Yine başlar bizim çok bilmiş avareler sen buna çok yüzveriyorsun,hiç kızmıyorsun böyle çocuk mu olurmuş???muş muş muş yaniiii

Yine biraz daha insaflı olanlarda çekmece nasıl bantlanırda çocuğun ellemesi engellenir tarifi verirler yemek tarifi verir gibi.Offfff



Çocuk yatakta zıplar söylenirler,yerinde duramaz söylenirler,tabağı taşırken düşürür söylenirler,üstüne yemek döker söylenirler,kendini öptürmez söylenirler.

Her şeyi bilen bilge(!!) insanımız söylenecek bi şey bulmakta üstüne yoktur onun.
Eğer çocuk birde yemek seçiyorsa aman yandık ki yandık
     -Alıştırmamışki annesi,
     -Çocuk dediğin çorba yer,
     -Aaaa danone vermiyormusun !!!

Anne buna nasıl dayansın yahu bu kadınında bir kalbi var demez kimse nedense,1  susar 2 susar 3 susar birde bakarki o da söylenen bir anne olmuş çıkmış..

Çocuğunu yük görür olmuş.
Çocuk ağzıyla kuş tutsa yaranamaz artık anneye..

Bu milletin hiç işi gücü yokmu arkadaş söylenmekten başka,,,
Diyeceksiniz şimdi sizde bana Türkiyedeki işsizlik rakamlarından haberin yok mu senin…

Var efendim var da,ahkam keseceğimize proje üretsek,bilim çalışsak dünya devlerine girerdik zinhar..

Hep başkalarını eleştirirken birde kendimize bakalım..Bunları bizde yapmıyormuyuz??

Emin olun bundan çok daha fazlasını yapıyor/yapılıyoruz..

Anneleri rahat bırakın….Lütfen…

Not:İzinsiz alıntı yapılamaz..

1 Şubat 2013 Cuma

Hediye sahibini buldu,,,

Sabahtan beri nette sorun vardı sonucu yazamadım.Kusuruma bakmayın..

Efendimiz kitabının sahibi GÜLİ  isimli izleyicimiz..

Tebrik ediyorum kendisini ve goparadays@hotmail.com adresine maılle adres bılgılerını gondermesını rıca edıyorum..

Hepınıze ıyı hafta sonları..

27 Ocak 2013 Pazar

Büyüklere karne hediyesi benden...Buyrun çekilişe...

Merhaba yeni bir çekilişle yine karşınızdayım...

Umarım tatilinizi çocuklarınızla beraber dolu dolu geçirirsiniz..

Hepinize iyi tatiller.

İşte bugünkü hediyem,,

Reşit Haylamaz beyfendiniz bu kitabını ben çok beğenmiştim umarım sizde beğenirsiniz..



Çekiliş şartlarını da hemen ileteyim...Çekilişe katılmak isteyenler öncelikle bloguma üye olucaklar,sonra bu yazının altına bir yorum bırakıcaklar..
Eski üyelerim tabiiki tekrar üye olmalarına gerek yok..

Çekiliş Cuma günü sonlanıcak elinizi çabuk tutun..

Not:Kargo alıcıya aittir..Ptt kargoyla gönderilecektir...

4 Ocak 2013 Cuma

İffet-i Kalp notları...


Meğer her kadın ana doğarmış…

Hamile mahremiyete sarınmış demek.Hamile,rabbi tarafından ismi hayy ile yüklenmiş demek.Hamile,İlahi sırrın sahibi demek.Hamilelik ne kadar gizli tutulursa Rabbin sırrı saklanmış olurdu.Çocukda o denli edepli olurdu.

Bir masum kalbin anahtarı dokuz ay anaya verilirdi.Anne ya maneviyatla o kapıyı açıp dokuz aylık bir seyri sülük yaptırırdı bebeğine ya da kilitli bırkarak dokuz ay günahlara alıştırırdı.

Erkek.celal gömleğine cemal kaftanını giyip,öfkesini sabırla yutup kadına şefkatle muamele ederse yücelirdi.Ovakit kadın,erkeğine saygı duyardı.Kadın edebi erkeğinden öğrenirdi.Erkek kadına ne kadar şefkatli davranırsa kadında o derece edepli olurdu.

O Yetimdi.
Yetim bağsız kimsesiz,
Dayanaksız,sahipsiz..
Yetim,
Rabbim başkasına bırakmadığı demekti…

Doğum törendi.Doğum iki alemin anada buluşmasıydı.Onun için ana acı yaşardı.Doğum rable buluşma anıydı.Bu anda duyduğun acı.vahyin ağırlığındaki sıkıntı gibiydi.O anı bedene dönük acıyı dinleyerek değil,Rabbinle toplanmış perdelerde buluşma olarak geçirmek gerekirdi.

  Meryemciğim dedi teyzem;
Annenin niyeti ne ise çocuk ona göre yaşar.Ona göre hayatı biçimlenir.Annen hane seni ibadet eden bir kul olsun dıye istedi.Sen annenin niyetisin.

Odada deği kalpte dinlenirdi insan.Her kadının odası onun kalbiydi.Kadının evindeki huzuruda kalbi kadardı….

Bebebğin iffeti anasınki kadardı.

  Teyzem sordu:
-          Meryem,bebeğin iffeti için ne yapmalı?
-          Bebeğin iffeti anne babasının ki kadardır.Helede hamilelik döneminde anneye düşen tek bir bakışın ble çocukta tesiri vardır.
-          Ne gibi?
-          Kötü ahlak gibi…


  -Biliyor musun Meryem,en güzel kadın kimdir?
Teyzemin kendisinin cevaplaması için sustum.
  -En güzel kadın namahrem gölgesi düşmemiş olanıdır.



Not:Yaptığım alıntılar Nuriye çeleğen hanımın İffeti kalp kitabındandır..En yakın zamanda okumanızı tavsiye ederek çok ıbretle okuduğum yerleri sizlerle paylaşmak istedim..Umarım beğenmişsinizdir…

24 Aralık 2012 Pazartesi

Maydonoz çorbası tarifi,hem şifalı hem de nam nam...


Merhabalar,
Uzun bir aradan sonra size yeniden yazmak çok güzel..
Bugün yine yeni bir haberle karşınızdayım..Bundan sonra bu köşede sizlerle sağlıklı ve tabiî ki şifalı yemek tarifleri paylaşacağım…Umarım siz ve aileniz beğenirsiniz…

Gelelim ilk tarifimize;
   
MAYDANOZ ÇORBASI TARİFİ
Malzemeler:
1Bağ maydanoz.(Uçucu yağlar,apiin,B1,B2,C vitaminleri)
6Diş sarımsak(A,B VE bol miktarda C vitamini,iyot,kükürt)
3Yemek kaşığı zeytinyağı(Bol fosfor ve E vitamini)
1.5 yemek kaşığı  un
1 Su bardağı süt (protein,yağ,vitamin,kalsiyum,ve fosfor)
Toz beyaz biber
Tuz
½ toz zencefil (Uçucu yağlar,fenol bileşikleri,nişasta,kalsiyum,B ve C vitaminleri)
3 Su bardağı su

Yapılışı:
Sarımsaklar incecik doğranıp zeytinyağında sotelendikten sonra üzerine un ilavesiyle hafif kavrulur..
Kıyılan maydonozlar üzerine eklenip süt ve baharatı konulup karıştırılır.
Su ilavesiyle pişirilir.
Sütü sevmeyenler omum yerine sadece suyla da pişirebilirler..
 Pişince blendırdan geçirip geçirmemek zevkinize kalmış.
Şifası:
Her gün düzenli yenen maydonoz şişmanlamayı önler.Özellikle sapları kuvvetli idrar söktürücüdür.Terleticidir.Vucutta biriken zehirli maddeleri boşaltır.Cilk güzelliğiüzerine olumlu etkileri vardır.

Her mevsim pişirilebilecel bir çorbadır.

Afiyet olsun.
Not:A.Marankinin şifalı yemekler tarifi kitabından alıntıdır..

11 Aralık 2012 Salı

Kıyafet yönetmeliğine uzman bakışı...

Adem Güneş
Sorunlar, tek tip kıyafet içine saklanarak çözülemez


Uzmanlar, çocuklarda görülen davranış problemini analiz ederken ‘kök’ probleme inmeye çalışır. ‘Yansıyan’ problemlerle uğraşmazlar.

Anne babalar ise çocuklarında gördükleri problemlerin temeline inmek yerine, problemin dışa yansıyan kısmını ortadan kaldırmaya çalıştıkları için, çocukları ile her dönemde yeni ve enteresan sorunlarla karşı karşıya kalıyor.
Mesela, tırnaklarını yiyen bir çocuğun ebeveyni, bu problemi ortadan kaldırmak için kimi zaman çocuğun tırnaklarına acı biber sürer, kimi zaman parmaklarına yara bandı yapıştırır, kimi zaman da kızar, azarlar ve böylece çocuğun tırnak yemesinin önüne geçmeye çalışır. Bu yöntemler bazen işe yaramış gibi görünse de tırnak yemeyi bırakan çocukta bir süre sonra alt ıslatma veya tikler görülmeye başlayabilir. Bu defa ebeveyn çocuktaki bu problemleri yok etme gayretine girmişken, hiç beklenmedik bir anda okulda yeni bir sorun patlak verir: “Çocuğunuz arkadaşları ile kavga ediyor, derslerini hiç dinlemiyor.”
İşte ebeveynler çoğu defa böylesi bir kısır döngünün içine girdiklerini fark ettiklerinde artık bir uzman desteğine ihtiyaç duyduklarına inanır.
Uzmanlar ise böylesi problemlerle karşılaştıklarında, mesela, tırnak yemeyi bir problem olarak görmez. Alt ıslatma da bir problem değildir aslında. Veya çocukta görülen tikler de bir uzman için asıl problem değildir. Bunların her biri ‘yansıyan’ problemdir ve çocuğun “duygu dünyası”nda var olan bir “kök” problemin habercisidir. Eğer uzman, bu haberciyi ortadan kaldırmaya çalışırsa, o zaman kökte yatan asıl probleme ulaşamaz. Tırnak yemek bir habercidir ve bir çocuğun duygu dünyasına derinleşen uzman, çoğu defa tırnak yeme davranışının kökeninde çocuğun kendisini yetişkinlerin yanında ‘güçsüz, yetersiz, değersiz’ hissetmesin yattığına erişebilir.
Böylece uzman, aslında kökte yatan bu ‘yetersizlik’ hissi ile mücadele eder, çocuğa yetersizlik hissi veren yetişkinleri daha duyarlı hâle getirirse, tırnak yeme olarak dışarıya yansıyan problemin de kendiliğinden ortadan kalktığı görülür.
Bütün bunları neden söyledim…
Geçen günlerde okullardaki tek tip kıyafet uygulaması kaldırıldı, kıyafet serbestisi getirildi.  
Ben de geçen haftaki yazımda “Ülkemiz çocuklarının üzerindeki deli gömleği nihayet çıkartıldı” diyerek bu durumun çocuk dünyasına nasıl olumlu yansıyacağını işlemiştim.
Ancak gelen maillerden gördüm ki ebeveynler ve yöneticiler okullarda kıyafet serbestisi getirilmesinden dolayı endişeli…
Kimi ebeveyn “Kıyafet serbestliği ile çocuklar okula her gün başka kıyafetle gitmek için birbiriyle yarışacaktır” derken, kimi yönetici, “Fakir çocuklar eski ve yıpranmış kıyafetlerle okulda mahcup duruma düşecek” diyor… Bir başka ebeveyn marka tutkunu olan çocuklarının kendilerini nasıl da zora sokacağının endişesini yaşıyor.
Ve daha onlarca endişeli mail.
Her ne kadar bazı ebeveynler kıyafet serbestliğine böyle baksa da ben bir uzman olarak bu endişelerin temelinde, anne-babaların çocuklarındaki kök problemlerin üzerini ‘okul önlüğü’ ile örtmeye çalıştıklarını üzülerek görüyorum.
Bir çocuk marka bağımlısı ise marka bağımlılığı bir ‘kök’ problem değildir, bu ‘yansıyan’ bir problemdir. Ebeveynler kıyafet serbestisi ile marka bağımlılığının daha da üst seviyeye çıkacağını düşündüğü çocuğunun bu durumunu tek tip okul kıyafetiyle örtmek yerine, korkusuzca problemin derininde neler yatıyor diye durup düşünmesi pedagojik olarak daha sağlıklı olur. Veya bir fakir çocuğu tek tip kıyafet içinde ‘gizlemek’ yerine, o çocuğun bu hali, o okuldaki ebeveyni harekete geçirmeli ‘sağ elin verdiğini sol el görmemeli’ düsturu ve el birliğiyle o çocuğun kök problemini çözme gayretine girilmelidir.
Evet, endişeler yersiz değil, ancak tırnak yiyen çocuğun sorunu tırnağına bant yapıştırarak çözülemeyeceği gibi, her gün yeni bir kıyafet isteyen çocuğun sorunu da tek tip kıyafetle çözülmez.
Kıyafet serbestisi ebeveynlere ve yöneticilere çocuklardaki kök problemlerin görünmesi ve çözümü için bir fırsat verecek.
Bu fırsatı kazanca dönüştürmek lazım...