Merhabalar efendim..
Yeni bir günden hepinize yürek dolusu selamlar,sevgiler...
Bir karar almış bulunmaktayım,bundan sonra blogumuzda hediye dağıtacağımmmmm..
Merak etmeyin hiç bir ön şart yada başka bir şey yok..
Tek yapmanız bloguma üye olmak ve üye olduktan sonra bu yazının altına yorum bırakmak..
Eski üyelerimizin sadece bu yazının altına yorum bırakmaları yeterlidir..
Katılım tarihi gelecek cuma gününe kadardır...
Bu da benden size cuma hediyesi olsun..
Hediyemiz ise üstte gördüğünüz harika kıtaptır..Haydı kolay gelsin hepinize..
İyi hafta sonları..Sevgiler..Tuba
30 Kasım 2012 Cuma
28 Kasım 2012 Çarşamba
Savaş ve hayat…
Savaş ve hayat…
Yeni bir yazı ve
yeni bir günden hepinize merhabalar..
Bugün çok keyifli
şeyler yazamayacağım için üzgünüm ama,
Dünya’nın diğer yarısında (çok uzağa gitmeyede gerek yok komşularımızda) savaşlar olurken nasıl bir yazı yazacağımı bilemiyorum..
Peki ya orda savaşın içinde hayatlar nasıl geçiyor,o
çocuklar ne yiyor ne içiyor,minicik yürekler acıya nasıl dayanıyor işte ben asıl bunları hiç bilemiyorum…
Anneler tüm
yakınlarını,eşini-çocuğunu yıkılan bir evin altında bırakmışken yeniden yaşamaya,nefes almaya nasıl tahammül ederler
onu da bilemiyorum.
Biz birkaç gün
markete gitmezsek dağ gibi
eksik listesi yaparken,onlar bir ekmeği
nerden bulur nasıl bulur da açlıktan ağlayan
çocukları susturur onu da bilemiyorum.
Peki ben neyi
biliyorum biliyormusunuz?
Duyarsızlığımızı biliyorum.
Bu ülkenin
insanlarının ne kadar duyarsızlaştığını görüyorum.
Kimse kendini
kandırmasın,Türk insanı hassastır,vicdanlıdır.merhametlidir! demesin..
Susturmayın
vicdanınızı bunlarla..
Bal gibide
duyarsız ve hatta duygusuzuz işte..
Empatiden
yoksun,duygudan mahrum insanlara dönüşmüşüz işte.
Başka bildiklerimi de yazayımmı size,
Muhteşem diziler(!) başında pinekleyen,günlerden gezmelerden geri
durmayan,süsünden püsünden geri kalmayan insanlarız işte.
Savaş ve acı bu kadar yakınken bize duymayışımız görmeyişimizden yaınıyorum..
Hadi hadi mazur görebileceğim kişilerde var..Babalar mesela,aile idame ettirme derdinde olan babalar
onları hoşgörebilirim.
Ama ya siz anneler,,,
Yüreği şefkatla
dolu olması gereken duyarlılığı
yüksek olan(!) anneler sizleri anlayamaıyorum ve hoşgöremiyorum..
Dua ediyoruz demeyin
yapacağınız tek şey bu mu yani,elinizdengelen bu mudur yani..
Yazık sana eyyyyyy
insanlık ne hallere düştün.
Şunun altına şunu mu giysem bunun üstüne bunu mu alsam,şu çanta indirimdeymiş vs vs vs…
Bilmem ne derneğiyle şu kadar yardım göndermiş
miş miş miş…
Hadi söyleyin bilmem
kaç sıfırlı maaşınızdan tek sıfırlı
yardım(!) yapmaya hele bide bunu lafını yapmaya utanmıyormusunuz?
Çok mu zor ihtiyaç
dahilinde yaşamak …
O çok istediğimiz siyah çantayı almamak,yeşil elbisenin üstüne o çok uyan yeşil şalı
takmamak.
Her elbisenin altına
aynı renk ayakkabıyı giymek çok mu zor..
Bu açıdan bakınca
ihtiyaç listesi bir anda yarıya iniyor değil
mi?
Herkesi duyarlı olmaya
ve ihtiyaç dahilinde yaşamaya
çağırıyıorum..Uzak bir hayal değil…
Not:Sözlerim önce
nefsimedir.
Tuba
21 Kasım 2012 Çarşamba
Alternatif değil gerçek hayat bu!
Alternatif değil gerçek hayat bu!
19 Kasım 2012 / TÛBA KABACAOĞLU
İlk kez 2006’da ‘Alternatif Yaşam Planlaması’
adıyla blogunu yazmaya başladı. Şimdilerde günde 19 bin ziyaretçi onun neler
yaptığını, denediğini yakından takip ediyor. Yazdıklarından etkilenerek
ekolojik sera kurup orada yaşayan da var, apartman dairesinden müstakil eve
taşınan da...
Akıllı binalara karşı çıkan, modern dünyanın dayatmalarını eleştiren Ünel’i İzmir Urla’daki evinde ziyaret ettik. Doğayla iç içe yaşıyor, eşini, çocuklarını da alternatif yaşam planlamasına dâhil ediyordu. Biz blogundaki fotoğraflardan daha fazlasına şahit olduk. Oturduk, uzunca sohbet ettik. Doğal yaşamın Ünel ailesine mutluluk, huzur ve enerji üflediğini gözlemledik. Belki onları dinledikten sonra siz de yaşamınızda bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünebilir, yeni arayışlara yönelebilirsiniz…
Murat Ünel, Mersin’de doğup büyümüş, doğal hayatla uzaktan yakından ilgisi olmamış klasik apartman çocuğu. Ama topraktan yaratılmış insanın toprağın bu kadar uzağına düşmesini hiç hazzetmemiş biri. Askerlik dönemi ise yeni hayatının temellerini ufak ufak attığı bir sürecin başlangıcı. Çünkü askerliğini “Sistemin içine dâhil olmadan acaba nasıl yaşayabilirim?” sorusunu düşünerek geçirmiş. Hatta arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda çeri domates tohumu nereden alınır, civciv bakımı nasıl yapılır, mantar hangi şartlarda yetiştirilir diye sorup bilgi toplamalarını istermiş. Yıl itibariyle internet gibi bir nimetten de faydalanabilmek mümkün olmayınca gelen her yeni bilgi onun gelecek tasavvurunu biraz daha netleştirmiş. Vatani görevinden sonra büyük bir kitap mağazasında müdürlük yaparak başlamış yeni hayatına. İş yeri kapanınca Mersin’de uluslararası bir lojistik firmasına geçmiş. 2003’te tayini İzmir’e çıkmış. Hayallerini gerçekleştirebileceği, şehre de çok uzak olmayan bahçeli bir evi tercih ederek Urla Zeytinalanı’na yerleşmişler.
Önce ekip biçerek neler yapabileceklerini görmek istemişler. Bahçeye de kümes kurmuşlar. 1997’de Murat Ünel’in aklına koyduğu ‘Alternatif Yaşam’ fikrinin böylece ilk adımları atılmış. Sorunlar yaşıyormuş zaman zaman. Ama nereden bilgi alacağını bilemediği için de çoğu kez zor durumda kalıyormuş. Mesela, yeşil zeytinle siyah zeytinin iki farklı ağaç olduğunu sanıyormuş. Ya da tavuklarını bir türlü kuluçkaya yatıramıyor, sürekli bahçede gezinmelerini bayağı takıyormuş kafasına. Sonradan öğrenmiş ki tavukların yumurta vermesi için illa da kuluçkaya yatması gerekmiyormuş. Yaşadığı sıkıntılar ona rehber olmuş, benzer durumları şehirli her insanın da yaşayabileceğini düşünmüş. O zamanlar internette dahi bu tarz bilgilere rastlayamayınca iş arkadaşı Mehmet Kış’ın da ısrarıyla edindiği bilgi ve birikimi sanal dünyada paylaşmaya karar vermiş 2006’da. Hem başkalarını da ucundan kıyısından bu sisteme dâhil etmek hem de modern insanın büyük hayallerle çıktığı ‘doğal yaşam’ fikrinden, karşılaştığı sorunlar yüzünden vazgeçmesini önlemek istemiş. Blog yazarına göre internette yüzlerce farklı kek tarifi var. Gerekli malzemeleri koyup doğru sıcaklıkta pişirdiğinizde kekiniz hazır. Ama alternatif yaşam söz konusu olduğunda herkes için yapılabilir, uygulanabilir bir pratik yok. Farklı farklı ortam ve şartlarda deneyerek şehirli insanlar için araştırmak ve yazmak büyük ihtiyaç. İnsanlık için de önemli bir adım. Herkesin aynı koşulları tekrarladığında başarılı olabileceği bir form muhakkak olmalı. Şehirli insanlar toprağa dönüp ‘Doğal yaşamak istiyorum’ dediğinde de bu kaynaklardan kolaylıkla beslenebilmeli…
Alternatif Yaşam Planlaması şehirli insanlara kendi kendine yetebilir bir hayatı vadediyor. Nasıl derseniz; dışarıdan elektrik, doğalgaz gibi dış destekler almadan da ayakta kalınabileceğini anlatmaya çabalıyor genel anlamda. Planlama denmesinin sebebi ise Murat Ünel’in adım adım bu hayali nasıl gerçekleştirilebileceğini okurlarıyla paylaşmasından kaynaklanıyor. Evin enerji, su ve gıda ihtiyacı için 210’dan fazla proje var hâlihazırda. Ki bu rakam her geçen gün artıyor. Zira, Ünel hem kendi denemelerine devam ediyor hem de dünyadaki örnekleri bir bir inceleyip bunları Türkiye şartlarına titizlikle uyarlıyor.
Şimdilik 1700 kitap okudum
Mevcut projelerin hepsini okuduktan sonra kafanızda şöyle bir hayat canlanıyor; genişçe bir arazi üzerinde doğal yaşam döngüsünü bozmayan, yağmur sularını biriktirebilen, güneş ışınlarından enerji üretebilen, evdeki atık suların bile rezervuarlarda değerlendirildiği, tamamen doğal malzemelerden yapılmış mütevazı bir ev… Arazinin bir kısmında keçi, inek besleniyor. Sebze-meyve ihtiyacı mevsimine göre tarladan elde ediliyor. Ailenin maddi kaynaklı ihtiyaçlarını karşılamak için arazinin yarısından fazlasına ceviz ağacı dikiliyor. Nar ve zeytin ağaçlarıyla da bu kombinasyon destekleniyor. Kaba taslak böyle bir düzenlemeyle aile gündelik ihtiyaçlarının büyük bir kısmını dışarıdan herhangi bir destek almadan karşılayabiliyor. Satın almaları gereken hizmetleri de maddi kaynaklardan pay ayırarak dışarıdan tedarik ediyor. İlk kuşak ay ay, hafta hafta arazi üzerinde neler yaptığını, hangi problemle karşılaştığını, uyguladıkları doğal çözüm yöntemlerini ayrıntılarıyla raporluyor. Böylece ikinci kuşağın işi biraz daha kolaylaşıyor. Yazarın hesaplamalarına göre üçüncü kuşağın maddi imkânları diğerlerine oranla oldukça genişliyor. İkinci ve üçüncü kuşağın bu yola baş koyması içinse çok küçük yaşlardan itibaren minikler toprakla haşir neşir ediliyor, tabiatın farkına varması, sevmesi, gücünü hissetmesi konusunda yol gösteriliyor, ‘onlar küçük’ demeden sorumluluk veriliyor ve çiftlikteki tüm aktivitelere çocuklar da dâhil ediliyor, sahiplik duyguları her fırsatta artırılıyor...
Tabii yapılacaklar bunlarla da sınırlı değil. Yazar, alternatif yaşama hazırlık evresini çok önemsiyor. Bunun için de kişinin belli becerileri kazanması gerektiği üzerinde duruyor. Zaten blogundaki birçok faaliyeti de bu kapsamda değerlendirmek mümkün. Murat Ünel; aşçılık, inşaat, marangozluk, kaynakçılık gibi becerilere, yani iyi bir ‘kas hafızasına’ sahip olmak gerektiğini belirtiyor: “Alternatif yaşamı yapacak kişi her anlamda kendini geliştirmeli. Benim avantajım bu zamana kadar farklı işlerde çalışmam. Bilkent Turizm Otelcilik mezunuyum. Hilton’da aşçılık yaptım. Yemek temel taşlardan biri. İsrail’de inşaat firmasında çalıştım. Duvar örebilmek çok önemli. Ziraat ve hayvancılık alanında kendimi geliştiriyorum. Alternatif yaşamda bir yerden bir yere motorla ulaşım sağlayacağım için motor ehliyeti aldım. Kendi üretimimi kendim yapacağım için zeytinyağı üretim-tadım kurslarına katıldım. Her ayrıntısı düşünülmüş, başarılı projeler yazabilmek için proje yazım kurslarına katıldım. 1700 civarında alternatif yaşamı ve felsefesini destekleyecek yerli ve yabancı kitap- ansiklopedi okudum. Gaia Education da Online Sürdürülebilir Yaşam Eğitimi’ne başvurum kabul edildi. 2 yıl boyunca haftada 12,5 saat Ekoloji Dizaynı üzerine eğitim alacağım.”
Ünel iyi derecede İngilizce ve İbranice biliyor. Bundan dolayı yabancı kaynakları da yakından inceliyor. Bu da yazılarına ayrı bir orijinallik, derinlik katıyor. Alternatif Yaşam’ın hayata geçmesi için ortalama 150 dönümlük bir araziye ihtiyacı var yazarın. An itibariyle henüz bu kadar geniş bir araziyi satın alamasa da bunu çok önemsemiyor: “Alternatif yaşamı hayata geçirebilmek için çok fazla birikim gerekiyor. Arazi işin en kolay tarafı. Ona bir günde bile sahip olabilirsiniz. Ama alternatif yaşamı orada kurgulamak yıllar sürer. Ekolojik bir ev için bile ortalama 6 ay araştırma yapmak lazım. Ama bende gerekli tüm bilgiler ayrıntılarıyla mevcut. Gerisi nasip artık.”
Alternatif yaşam planlaması, ailenin hayatında birçok şeyi değiştirmiş. Mesela tatil anlayışları da gündelik yaşantıları da şehirli ailelerinkine benzemiyor. Alternatif yaşam planlamalarında onlara yardımcı olabilecek deneyim ve bilgileri elde edebilmek için, herkesin gittiği tatil beldeleri yerine Kaman’a gidip ceviz üzerine araştırmalar yapmak ya da Uşak’ta doğal taşları tanımak, konunun uzmanlarıyla tanışmak için seyahat ediyorlar. Hafta sonları da sabah uyanır uyanmaz “Bugün nereye gitsek? Ne alsak?” diye düşünenlerden değiller asla. Çünkü kendilerini en mutlu hissettikleri mekân evleri. Bundan dolayı cuma akşamından hafta sonlarını planlıyorlar. Sabah erken saatlerde güzel bir kahvaltıyla başlayan gün; bahçe işleri, yeni araştırmalar, deneyler, kış mevsimi hazırlıklarıyla son buluyor. Hayatlarının artık büyük bir kısmı da rutine binmiş zaten. Fakat her yıl aynı zamanda yaptıkları olağan aktiviteleri blogda paylaşmıyor, sağlıklı bir planlama için sadece yeni bilgi ve deneyimlerin aktarılması gerektiğini düşünüyorlar.
Kızları Derin (6) ve oğulları Tuna da (4) anne babasına yardım ediyor. Evde ne yapılırsa yapılsın hiçbir aktiviteden mahrum kalmıyorlar. ‘Sen bunu yapamazsın, sakın elleme!’ gibi cümleler bu evde asla kurulmuyor. Onların da işçi tulumları, plastik çizmeleri var. Yeri geliyor duvar boyuyor, yeri geliyor nar ekşisi için nar tanelerini ayıklıyor ya da fasulye kırıp elde ettikleri atıkları da kompost için değerlendiriyorlar. Bahçedeki yabani otlar da yine onların sorumluluğunda. Bu vesilelerle miniklerin kendilerine güveni o kadar artmış ki her yükün altından kalkabileceklerini düşünüyor, sürekli ‘Ben yaparım’ diyorlar. Derin, bu sene ilkokula başlamış. El becerileri, doğayla ilgili bilgileri yaşıtlarına göre çok daha ileri seviyede. Hatta öğretmeni bile işin sırrını merak edip sormuş annesine. Evde grup çalışmalarına alışmış Derin, okulda da grup liderliği yapıyormuş. Tüm bu gelişmelerden en çok da anneleri Nazan Hanım memnun: “Enerjilerini dışarıda atıyorlar. Stresli değiller. Sakin, huzurlular. Yaşıtlarına göre bana daha az ihtiyaç duyuyorlar. Ne yaparsak bize eşlik ettikleri için evde herhangi bir aktivite arayışına girmiyoruz. Akşamdan ertesi gün yapacaklarımızı konuşuyoruz. Bunun üzerine hayaller kuruyor, sabah uyanır uyanmaz tulumlarını giyip işe başlamak istiyorlar.”
Derin ve Tuna yaşındaki çocukların birçoğu ya oyuncaklarıyla oynuyor tüm gün ya da televizyon izliyor. Ama onların özellikle de bahar ve yaz aylarında oyuncaklarıyla oynayacak vakitleri dahi olmuyor. Televizyon ise neredeyse hiç yok hayatlarında. Sadece akşam haberleri için basılıyor düğmeye. Nazan Hanım yaşıtlarının aksine ‘Canım sıkılıyor’ diye hiç sızlanmadıklarından da bahsediyor. Evlerinin bir odasını sese karşı yalıtmışlar ailecek. Elektrogitardan tutun da davullara kadar birçok müzik aleti var. Davulların boyları çocuklara göre ayarlanmış. İsteyen alt kata inip davul çalışıyor ya da spor aletleriyle antrenman yapıyor. Hasılı ailenin evi, hayatları demek… Hatta “Bir yıl evden dışarı hiç çıkmasak ne canımız sıkılır ne de yapacağımız işler biter.” diyorlar.
Tabiat insana sabrı öğretiyor
Şu an bir lojistik şirketinin pazarlama bölümünde yönetici olarak çalışan Murat Ünel, blogunda her gün işine gidip gelen biri gibi görünmese de sabah 8, akşam 5 çalışanlardan. Hatta günde 2,5 saatini yolda geçiriyor. Bu durumdan da hiç hoşlanmıyor: “Yılın 1 ayını işe gidip gelmek için harcıyorum. Bu bile alternatif yaşama geçmek için önemli bir sebep. Çiftliği hayal edin. Bahçenize gideceksiniz, çalışacaksınız ve yürüyerek eve geri döneceksiniz. Günlük programınızı siz yapacaksınız. Mevsimlere göre yaşayıp çalışacaksınız.”
Murat Ünel meşakkatli iş hayatına rağmen doğal hayatın ona bayağı iyi geldiği kanaatinde: “40 yaşındayım ama kimse buna inanmıyor. Çok stresli yoğun bir gün geçirdiğimde eve gelip çıplak ayakla yürüyorum bahçede. Monoton bir şey yapıyorum, otları yoluyorum. Tespih çekmek gibi. Rehabilite ediyor. Elim toprağa değiyor. Negatif enerjimi atıyorum. Arkadaşlarım beni ve ailemi oldukça renkli buluyor. Hepimiz hissederek yaşıyoruz. İşin sırrı bu bence. Hayat mucizelerle dolu. İnsana sabrı öğretiyor tabiat. Her şeyin bir zamanı olduğunu hatırlatıyor her an. Bunları daha önce bilmezdim. Doğayla bütünleşmeye çalışırken yeni arayışlara da girdim. Mesnevi’yi okudum, çok etkilendim. İslam diniyle alakalı fikirlerim daha netleşti.”
Aile zaruri ihtiyaçların dışında evden çıkarı çıkmayı pek sevmiyor. Hatta kışları market alışverişlerini bile internet üzerinden yapıyor, misafirlerini de kendi mekânlarında ağırlıyorlar. Evlerine gelip gidenlerin bir kısmı Ünel Ailesi’nden etkilenmiş ve apartman dairesinden müstakil eve taşınmış. Ayrıntıları Nazan Hanım’dan öğreniyoruz: “Arkadaşlarımız bahçeli eve geçince toprağı ekip biçmeye başladı. En azından biberlerini, domateslerini kendileri yetiştiriyor şimdi. ‘Önceden kuaförde harcadığım zamanı artık bahçede geçiriyorum. Çok rahat, stressizim.’ diyorlar. Bu gelişmeler bizi çok mutlu ediyor.”
Murat Bey’in alternatif yaşam planlamaları vesilesiyle bayağı bir çevresi genişlemiş. Bundan dolayı da telefonları hiç susmuyor. Emeklilik, ceviz bahçesi projesi, marangozculuk, doğal yaşam pratikleri, inşaat, müzik eğitimi, lojistik gibi birçok konuda danışılan, görüşü alınan biri çünkü. Bu durumdan rahatsız değil tabii. Fakat kendinin de sorup bir şeyler danışabileceği arkadaşlarının olmasını çok istiyor. Komşuları da Ünel ailesini blogundan takip ediyor. Hatta denemelerinde başarı elde edemeyenler soluğu onların evinde alıyor. Bizzat uygulamaları yerinde inceleyerek nerede yanlış yaptıklarını anlamaya çalışıyorlar. Tüm bunları anlatırken bile Murat Bey’le Nazan Hanım büyük memnuniyet duyuyor. Mutsuzluğun salgın bir hastalık hâline geldiği modern dünyada, Ünel ailesi mümkün olduğunca doğallaşarak huzuru, dinginliği ve mutluluğu yakalamışa benziyor. Tabii aile içindeki hareketliliği, sıcaklığı, aktiviteyi artıran en önemli unsur sürekli deneme ve araştırmaların devam etmesi. Nazan Hanım, “Hiç mezun olamayacağımız bir okulda okuyoruz.” diyor: “Hep yeni bilgiler, yeni heyecanlar. Gündemimiz, konuşacaklarımız, işimiz, yoğunluğumuz çok şükür hiç bitmiyor. Herkese de böyle bir hayatı tavsiye ediyoruz.”
‘Sürdürülebilir yaşam mühendisliği’ bölümü için üniversitelerle görüşeceğim
Sürdürülebilir yaşam konusunda 2 yıl sürecek yeni bir eğitime başladım. Dünyada henüz çok yeni bir uygulama. İlk kez dersler 2008’de başlamış ve şimdiye kadar tüm dünyada sadece 1800 kişi bu eğitimi alabilmiş. Eğitimin Sosyal Eğitim (Ekoköy oluşumları temel konu), Ekolojik Eğitim (Yeşil mimari, yenilenebilir enerji, organik tarım, yerel beslenme), Ekonomi Eğitimi (küresel ekonomiden yerel ekonomiye geçiş) ve Küresel Eğitim ( Kişisel ve küresel sağlık, yeniden doğa ile bağ kurmak) gibi 4 ana başlığı var. Üniversite Barcelona’da, eğitimin merkezi ise İskoçya. Hocalar Fransa, Güney Afrika, Meksika gibi farklı farklı yerlerde. Eğitim süresince birçok grup çalışması yapacağız. Farklı uluslardan katılımcılarla tanışıp deneyimlerimi onlarla da paylaşacağım. Aldığım eğitimin bir benzerini Türkiye’de oluşturmak için üniversitelerle görüşmeyi planlıyorum. “Sürdürülebilir Yaşam Mühendisliği” olarak tanımlayabileceğim; ziraat, hayvancılık, inşaat bilgileri, marangozluk, gıda üretim ve koruma, enerji, ekonomi, sosyoloji gibi ‘kendi kendine yeten yaşam’ için eğitim veren 4 yıllık bir bölüm hayal ediyorum. Bakalım bu projeyi kimlerle, nasıl gerçekleştirebileceğiz?
Blogun en çok tıklanan konu başlıkları
Pekmez yapımı, sirke yapımı, evde soğuk sıkım zeytinyağı, üzüm macunu, ceviz bahçesi tecrübeleri, Saanen keçisi, nar ekşisi yapımı, buğday-mercimek filizi, yabani otlara çözüm getiren örtüleme (malçlama), Paylaşım Bahçeleri Projesi (PaBa), sandık seraların yapımı ve sebze dikimi, yağmur suyu toplama, güneş ile ısınma, güneş panelleri uygulamaları, mercek (büyüteç) ne kadar ısı üretir, su arıtma yöntemleri, deniz suyundan içilebilir su elde etme. (Güneş olduğu sürece deniz suyundan içecek su elde edebilmek mümkünmüş. Bunun içinse basit birkaç alet yeterliymiş. Her evde benzer bir sistem kurulup zor dönemde içme suyu bu şekilde elde edilebilirmiş. Ayrıntılar ve Murat Bey’in deneyimi çok yakın zamanda blogunda yer alacak.)
Not:Aaksıyon dergısınden alıntıdır..Harıka degıl
mı?
7 Kasım 2012 Çarşamba
Piknik üzerine düşünceler...
Merhaba…
Bu sonbahar gününde size yazı hatırlatmak ve piknik
üzerine bazı gözlemlerde bulunmak istiyorum..
Keyifli ve güzel bir yaz geçirmiş olmanız temennisiyle başlayalım yazacaklarımıza…
Piknik öyle sanıyorum ki sadece biz Türklerde olan bir
adet-gelenek-ya da kavram..Siz hangi gruba sokarsanız artık.
Piknik keyif aldığımız,doğaya toprağa yani öze
yaklaştığımız aslında çok kıymetli zaman dilimleri..Keşke bu önemli vakitleri
sadece yeme içme olarak görmesek ve farklı kazanımlarda bulunabilsek
ailemizle..Temennimiz bu olsada pratikte bunu göremiyoruz..
Neyse bu kısma girmeden pikniğin çocuklarımıza yansıyan
yönünü konuşalım istiyorum sizinle..
Piknik deyince ev şenlenir,çocuklar coşar,anneler
hazırlığa başlar değil mi..
Etler hazırlanır,tabaklar paketlenir,birde mangal kömürü
koyduk mu haydi herkes pikniğe………….
Peki bu filmin gerisi nasıl gider yada nasıl
biter bir bakalım mı beraber.
Anneler sofra hazırlama derdinde,babalar kendi keyfinde,çocuklar
oyun harbinde..
Hepsi kendi dünyasında dört nala at koşturan bir
aile…Hazin değil mi?
Piknik beraber paylaşımlarla güzelleşeceği yerde ayrı
dünyalarda yaşanıyor ve bitiyor maalesef.
Halbuki bir çocuğun aidiyet duygusu kurması için ne güzel
bir fırsattır piknikler.
Babalar kendi aralarında,anneler kendi aralarında gün
geçıreceklerine beraberce yapılmış olsa keşke...
Mesela yemek işi anneye külfet olmaktan çıksa ve babalar
da bu işe el atsa.Hatta evet hatta çocuklarda ateş yaksa burada da farklı bir
kazanım elde etse bu sayede,
Sofra beraber kurulsa,beraber toplansa,
Piknik sadece mangal olmaktan çıkarılsa ve beraber
oynandığı,eğlenildiği,keşfedildiği bir faaliyet olsa,
Anneler çocuklarıyla yakan top oynasa,ip atlasa,
Babalar belki futbol yada başka bir oyunla keyif içinde
oynasa,
Yemekten sonra doğa yürüyüşüne çıkılsa hep birlikte,
Mercek götürülmüş olsa böcekler incelense,
Çuval götürülse zıplama yarışı yapılsa,
Yoğurt götürülse içindekı bozuk para bulunmaya
çalışılsa,,,,
Benim keşkelerim bitmeyecek ama bunlar da imkansız şeyler
değil öyle değil mi???
Sevgiler..Tuba…
24 Ekim 2012 Çarşamba
Evde doğal bayramlık çikolata...
Çikolata!
Çikolata yapımı ile ilgili hep şurdan burdan duyduğum tarifler vardı aklımda. Geçen gün mutfağa girdiğimde bütün bu parçaları birleştirdim ve ortaya çok lezzetli bir şey çıktı. Sanırım buna “Organik Çikolata” diyebiliriz : )
TARİF:
1. Kakao yağını benmari usulü eritin.
2. Tencereye kaymağı koyun, biraz eritin.
3. Üzerine kakao yağında çırptığınız yumurta sarısını ekleyin. Karıştırın.
4. Yavaş yavaş kakaoyu ekleyin. Eğer bitter kıvamında olmasını isterseniz 4-5 çorba kaşığı ekleyebilirsiniz. Bu esnada hiç durmadan karıştırmaya devam edin.
5. Bir müddet sonra kakao yağı kakaolu karışımdan ayrışmaya başlayacak. Şekeri yavaş yavaş ekleyin ve çırpın.
6. Fındıkları ekleyin çırpmaya devam edin.
7. Ateş mümkün olduğunca kısıkta iken 7-10dk kadar karışımı çırpın. Kakao yağı kakaolu karışımla tekrar bütünleşmeye başlayacak.
8. Altını kapatın ve soğuyana kadar hafifçe karıştırın.
9. karışımı 2cm kalınlığında yayabileceğiniz çelik bir kaba alın(ben dikdörtgen kek kalıbı kullandım). Buz dolabında 1 gece dondurun.
10. Ertesi gün istediğiniz şekilde keserek servis edin.
NOT: Bu tarife 1 çay bardağı kadar süt ekleyerek çikolata sosu elde etmek de mümkün. En yakın zamanda profiterol tarifi paylaşıp ev yapımı çikolata sosunu da deneyeceğiz.
Afiyet olsun.
Malzemeler
• 1 kase yağlı organik süt kaymağı
• 1 çay bardağı benmari usulü eritilmiş kakao yağı
• 3-4 çorba kaşığı organik kakao
• 3-4 çorba kaşığı kaya şekeri veya bal
• 1 çay bardağı taze kırılmış ve hafif dövülmüş fındık için
• 1 tane organik yumurta sarısı
Not:Bu tarifi çok uzun zaman önce alıntı yapmışım am nerden aldığımı unutmuşum bilginize...Tuba
5 Ekim 2012 Cuma
Çocuklara Okunası Kitaplar Listesi...
Merhabalar,
Uzun
bir süredir siz annelere söz verdiğim yazıyı kaleme almak zamanı geldide
geçiyor bile…
Bugünkü
konumuz hikaye,çocuklarımıza okuyabileceğimiz hikaye kitaplarından bahsetnek
istiyorum..Yazacağım tüm kitaplar bizim tecrübe ttiğimiz kitaplardır biline.
Kitap
isimlerine geçmeden önce genel birkaç bilgi paylaşayım sizlerle.
Okunan
hikaye ve masaların içerisinde küfür,şiddet,savaş ve psikolojık şiddet gibi
şeyler olmayacak.Hayali varlıklar olmamalı cin,dev vs gibi.
Eşyanın
tabiatına aykırı şeyler olmamalı mesela otobus konusmamalı,çekmece canlanmamalı
gibi.Biliyorum bunlar size şirin gelebilir ama çocukların bizimle aynı kanaatte
olduklarını sanmıyorum.
Bu
kadar bilgi yeter diyelim ve gelelım kitap isimlerine..
En
baştan belirteyim bunlar benim bulabildiğim ve okuyabildiğim en hasarsız ve
uygun olanları.Eğer varsa sizin bildiğiniz kitaplar bildirin bize lütfen.
Haydi başlayalım…..
1.Kızıma
bir yaş civarında aldığım sanırım ilk klitaptı MASAL OTOBÜSÜ DÜT DÜT .Ilk okul
çocuklarının elınde de timaşın bu serisini çok görüyorum.Gelelim görüşlerime bu
kitapta çok uygunzsuz hikayeler yok.Uygun görmediklerinizi değiştirebilirsiniz
okurken tabii kiii.
Uzun
bir süre bize yetmişti bu kitap.
2.Timaşın
bu serideki diğer kitabına geçelim MASAL TRENİ ÇUF ÇUF.Bir çok annenin bana
tavsiyesiyle aldığım ve hayal kırıklığı yaşadığım bir kitap.Neden mi?İçindekılerden
örnek vereyim isterseniz size;Bir hikayede yavrusu kaybolan bir anne ceylan
kitabın üstüne eğilerek ağlıyor ve gözyaşları kitaba damlıyor,gözyaşları
kıtaptakı yavru ceylanı canlandırıyor ve kitaptan dışarı çıkıyor.Bu hikayeyi
bir çocuğun nasıl algılayabileceğinibir düşünün derim sadece.Kitaptaki bir çok
hikayeyı keserek çıkarmak zorunda kaldım.Yarısı çıktıktan sonra okunabilecek birkaç
hikaye kalır sanıyorum.
3.Tali
serisi var birde.Serinin tüm kitaplarını ayrıntılı yazamayacağım ama önce
olumsuzu gösterip sonra olumluyu öğretiiği için bir çok annenin ortak görüşü
çocuklarda davranış bozukluğuna sebep olduğudur.Sahsı kanaatımde aynı yonde.
4.Gelelim
timaşın mini masallar serisine..Merak etmeyin bu seriyle ilgili söyleyeceğim
iyi şeylerde var.Keşke bu serinin kahramanları insan olsaydı çok daha iiy
olurdu demekle başlayalım öncelikle.Bu seri sanırım 30 küçük kitapçıktan
oluşuyor.Biz de sanırım 20 sını aldık.
Önce içlerinde olumlu,okunası gördüklerimi
yazayım.
1.Sincap nazik.Konusu misafirperverlik
çok hos bır hikaye olmus dogrusu.
2.Penguen karcan.İki kardeş penguen
anlatılıyor.Bri olumlu düsünen biri olumsuz.Okunabilir.
3.Küçük kurbi.Annesini kaybeden bir
yavrunun arayısı anlatılıyor.Acaba çocuklarda da anneyı kaybetme kaygısı
yasatır mı dıye endıse etmekteyım.
4.Küçük poni.Başka bir şehre taşınan
bir aıleyı anlatıyor.Çok hoş bu kıtapta.Okunabilir.
5.Timbo ile zimbo.İçinde kıskanclık
duygusu işlenmis.
6.Pti ve sınıfı.Ortak bır calısmayla
piyes hazırlayan bir snifi anlatıyor.Okunabilir.
7.Pamuk ve tekir.Aynı evde yasayan ıkı
arkadas analtılyıor.Biri dağınık biri düzenli.
8.Ayıcık nanu.Okurken çok
hüzünlendiğim hikaye.Hasta olan annesi hastaneye yatınca babsıyla kalan bir
yavruyu analtıyor.Okunabilir.
9.Panda pandi.Kardeşi doğan bir abla
anlatılıyor.Okunabilir.
10.Japon balığı şıp şıp.Okunabilir.
11.Kanguru hopidik.Hoş bir
hikaye.Empatı ye katkısı olacağını sanıyorum.
12.Karga gak guk.Yıkanmaya sevmeyen bır
karga anlatılıyor.Okunabilir.
13.Cimi,cici ve kıpr.Özürlü hayvanların
hayata küsmelerını anlatıyor.Okunabilir.
14.Vak vak vaki.Çiçek bahçesi yapmak
isteyen bir ördek anlatılyor.Okunabilir.
Şimdide
gelelim bu seride olumsuz bulduğum kitaplara….
1.Pembe kulak.Genel olarak bir şey
yokmuş gibi gözüksede kurt lu sahne cok sakıncalı.
2.Meraklı pot pot.Uygub değil.
3.Bıcırık todi.Dersini yapmadığı için
azarlanan ve ceza alan bir köpeği anlatıyor.Bende uygun değil
Benim
mini masallarda almadığım diğer kitapların hiakyelerinde de canlanan çekmeceler
var mesela,konusan kuklalar.Bunları uzmanlar önermediği için almıyoruz.
Mini
masallarda en olumlu gördüğüm resimlemeler.Çocukalr bunlara bayılıyor.Küçük
çocuklara çok güzel hitap edıyor.Bol resimlı ve az yazılı.Yazacak daha çok
kitap olsada şimdilik bunlarla yetinelim ısterseniz.
Son olarak bir uzman olmadığımı sadece bir
anne olduğumu bunları anne gözüyle yazdığımı söylemel isterim.SEVGILER…
Not:izinsiz
alıntı yapılamaz.
25 Eylül 2012 Salı
“Toplumsal Erdem”i yakalayabilmek için...
Adem Güneş AKSİYON
“Toplumsal Erdem”i yakalayabilmek için...
Uzunca zamandır çocuğun ceza ile “adam” edilemeyeceğini, ceza ile “adam edilmiş” çocuğun ise adam olamayacağını yazıyorum, çiziyorum, anlatıyorum.
Çocuk, ceza ile terbiye olmaz, diyorum.
Cezanın yıkıcı tesirinden bahsediyor, ceza alan ceza vermeye başlar, böylece ceza bir süre sonra şiddete dönüşür ve şiddet kısırdöngüsü içinde aileniz acı çeker, diyorum.
Ama şiddet ruhumuza öylesine sinmiş ki bir bardak suyun içine damlayan bir damla mürekkep gibi, ayrıştırmak neredeyse imkânsız hâle gelmiş.
Hâlbuki çocuk, yetişkinden alacağı ceza korkusu ile değil, yetişkine duyduğu “güven” duygusu ile ancak “insan” olabilir.
Öğretmen ödevini yapmadı diye bir çocuğu sınıf içinde azarlasa, kolundan tutup dışarı çıkartsa, aşağılasa, belki bir sonraki sefere o çocuk ödevini yapar getirir ama o öğrencinin içinde tuhaf bir şekilde kopan, güven duygusudur. “Kendisine karşı güven duygusu kaybedilmiş bir yetişkin” dünyanın en iyi öğretmeni dahi olsa “insan” yetiştiremez, yetiştirse yetiştirse, belki iyi bir matematikçi, iyi bir mühendis, iyi bir bankacı yetiştirir o kadar.
Çocukluk yıllarında güven duygusunu yitiren kişilerin benlik yapıları kaygılı olur.
Kaygı ise birçok davranış bozukluğunun temelidir.
Anne babasının bu denli üzerinde baskı kurduğu çocuklara bakıyoruz; bazen “kimlik kaygısı” oluşmuş, bazen “sınav kaygısı”… Aslında kaygısızca sınava girse çok daha başarılı olacağı hâlde, sınav sonunda kendisine yönelen bakışlara nasıl karşılık vereceği düşüncesi, bildiği soruları bile yapamamasına sebep oluyor. Unutuyor çocuk… Beyni durmuş gibi hatırlayamıyor kaygıdan… Kaç defa gördüm, sınav günü yaklaştıkça suratı bembeyaz olan, panik atak nöbetleri başlayan, ortaokul-lise öğrencisi olduğu hâlde altını ıslatmaya başlayan çocuklarlar var... Yazık değil mi bir insanı bu hâle sokmaya.
Çocuk eğitiminde yöntem bu mu olmalı?
Yöntem bu olursa, kendisine şiddet uygulanan çocuk da gider kendi gücü yettiği kişiye şiddet uygular.
İşte rakamlar ortada, merak eden gitsin baksın. TÜBİTAK’ın Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi ile yaptığı ortak çalışmada liselerde akran şiddeti yüzde 90. Yani her 10 lise öğrencisinden 9’u okuldaki diğer öğrencilerden şiddet görüyor. Hem de bunların yüzde 20’si cinsel şiddete maruz kaldıklarını ilan etmişler bütün yetkililere. Rastgele bir çalışmadan değil, tam 10 bin öğrenci üzerinde yapılan bilimsel bir çalışmadan bahsediyorum.
Biz yanıldık… Eğitimciler yanıldı… Yöneticiler gerçekten çok yanıldı…
Çocuk ceza ile yetişmezdi. Ceza ile çocuk yetiştirmek bir gelenek hâline geldi. Başka da bir yöntem bilemez olduk şimdilerde.
Mevlana’nın yaşadığı bir ülkede, insanları güven duygusu içinde yetiştirmek yerine, onları “kedi” terbiye eder gibi, sıkıştırarak, ezerek, döverek, ceza vererek terbiye etmeye kalkınca sonuç bu oluyor işte.
Mevlana’lar artık yok ortada… Olsa bile önce anne babası kabul etmiyor yumuşak huylu, halim selim çocuğu. “Böyle mıy mıy mıy olursan tabii okulda da dayak yersin, sokakta da!..” diyerek çocuklarını şiddete teşvik ediyor ebeveynler.
Evde böylesi şiddet için davet alan, okulda kendisine şiddet uygulanan çocuk, içindeki bu zehri sokaklara kusuyor.
İşte bakın, trafikte şiddet…
Aile içinde şiddet…
Kadına şiddet…
Markette şiddet…
Siyasette şiddet…
Medyada şiddet…
Reklamda şiddet…
Kendisine ve ailesine onurlu bir yaşam sunmak isteyen ebeveynler ciddi bir karar verip neredeyse toplumsal cinnete dönüşmüş olan şiddet kısır döngüsünden çıkmayı başarmalıdır.
Erdemli olmak, kendini ezdirmemekle değil, başkasını ezmemeyi öğrenmekle olur…
Ve toplumsal erdemi yakalamak, kendini korumak için saldırganlığın öğretilmesi ile değil, başkalarına güven ve emniyet sunabilecek kadar duyarlı bireylerin yetiştirilmesi ile mümkündür...
“Toplumsal Erdem”i yakalayabilmek için...
Uzunca zamandır çocuğun ceza ile “adam” edilemeyeceğini, ceza ile “adam edilmiş” çocuğun ise adam olamayacağını yazıyorum, çiziyorum, anlatıyorum.
Çocuk, ceza ile terbiye olmaz, diyorum.
Cezanın yıkıcı tesirinden bahsediyor, ceza alan ceza vermeye başlar, böylece ceza bir süre sonra şiddete dönüşür ve şiddet kısırdöngüsü içinde aileniz acı çeker, diyorum.
Ama şiddet ruhumuza öylesine sinmiş ki bir bardak suyun içine damlayan bir damla mürekkep gibi, ayrıştırmak neredeyse imkânsız hâle gelmiş.
Hâlbuki çocuk, yetişkinden alacağı ceza korkusu ile değil, yetişkine duyduğu “güven” duygusu ile ancak “insan” olabilir.
Öğretmen ödevini yapmadı diye bir çocuğu sınıf içinde azarlasa, kolundan tutup dışarı çıkartsa, aşağılasa, belki bir sonraki sefere o çocuk ödevini yapar getirir ama o öğrencinin içinde tuhaf bir şekilde kopan, güven duygusudur. “Kendisine karşı güven duygusu kaybedilmiş bir yetişkin” dünyanın en iyi öğretmeni dahi olsa “insan” yetiştiremez, yetiştirse yetiştirse, belki iyi bir matematikçi, iyi bir mühendis, iyi bir bankacı yetiştirir o kadar.
Çocukluk yıllarında güven duygusunu yitiren kişilerin benlik yapıları kaygılı olur.
Kaygı ise birçok davranış bozukluğunun temelidir.
Anne babasının bu denli üzerinde baskı kurduğu çocuklara bakıyoruz; bazen “kimlik kaygısı” oluşmuş, bazen “sınav kaygısı”… Aslında kaygısızca sınava girse çok daha başarılı olacağı hâlde, sınav sonunda kendisine yönelen bakışlara nasıl karşılık vereceği düşüncesi, bildiği soruları bile yapamamasına sebep oluyor. Unutuyor çocuk… Beyni durmuş gibi hatırlayamıyor kaygıdan… Kaç defa gördüm, sınav günü yaklaştıkça suratı bembeyaz olan, panik atak nöbetleri başlayan, ortaokul-lise öğrencisi olduğu hâlde altını ıslatmaya başlayan çocuklarlar var... Yazık değil mi bir insanı bu hâle sokmaya.
Çocuk eğitiminde yöntem bu mu olmalı?
Yöntem bu olursa, kendisine şiddet uygulanan çocuk da gider kendi gücü yettiği kişiye şiddet uygular.
İşte rakamlar ortada, merak eden gitsin baksın. TÜBİTAK’ın Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi ile yaptığı ortak çalışmada liselerde akran şiddeti yüzde 90. Yani her 10 lise öğrencisinden 9’u okuldaki diğer öğrencilerden şiddet görüyor. Hem de bunların yüzde 20’si cinsel şiddete maruz kaldıklarını ilan etmişler bütün yetkililere. Rastgele bir çalışmadan değil, tam 10 bin öğrenci üzerinde yapılan bilimsel bir çalışmadan bahsediyorum.
Biz yanıldık… Eğitimciler yanıldı… Yöneticiler gerçekten çok yanıldı…
Çocuk ceza ile yetişmezdi. Ceza ile çocuk yetiştirmek bir gelenek hâline geldi. Başka da bir yöntem bilemez olduk şimdilerde.
Mevlana’nın yaşadığı bir ülkede, insanları güven duygusu içinde yetiştirmek yerine, onları “kedi” terbiye eder gibi, sıkıştırarak, ezerek, döverek, ceza vererek terbiye etmeye kalkınca sonuç bu oluyor işte.
Mevlana’lar artık yok ortada… Olsa bile önce anne babası kabul etmiyor yumuşak huylu, halim selim çocuğu. “Böyle mıy mıy mıy olursan tabii okulda da dayak yersin, sokakta da!..” diyerek çocuklarını şiddete teşvik ediyor ebeveynler.
Evde böylesi şiddet için davet alan, okulda kendisine şiddet uygulanan çocuk, içindeki bu zehri sokaklara kusuyor.
İşte bakın, trafikte şiddet…
Aile içinde şiddet…
Kadına şiddet…
Markette şiddet…
Siyasette şiddet…
Medyada şiddet…
Reklamda şiddet…
Kendisine ve ailesine onurlu bir yaşam sunmak isteyen ebeveynler ciddi bir karar verip neredeyse toplumsal cinnete dönüşmüş olan şiddet kısır döngüsünden çıkmayı başarmalıdır.
Erdemli olmak, kendini ezdirmemekle değil, başkasını ezmemeyi öğrenmekle olur…
Ve toplumsal erdemi yakalamak, kendini korumak için saldırganlığın öğretilmesi ile değil, başkalarına güven ve emniyet sunabilecek kadar duyarlı bireylerin yetiştirilmesi ile mümkündür...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

